Tefsir Geleneğinde Zâhir ve Bâtın Dengesi: İşârî Tefsir Meselesi

Hamd, kelâmını insanlar için bir hidâyet ve nur, gönüller için bir şifâ kılan; her şeyin hakikatini kendi ilmiyle kuşatan yüce Allah’a (c.c.) mahsustur. Salât ve selâm ise, o eşsiz kelâmı bizzat yaşayarak tefsir eden, vahyin nuruyla karanlıkları aydınlatan, âlemlere rahmet ve Kur’ân’ın en büyük mübelliği olan Hz. Muhammed Mustafa’ya (s.a.v.), onun âline ve ashâbına olsun.

Kur’ân-ı Kerîm, indiği andan kıyâmete kadar geçerli olan, her çağın idrakine ve insanın iç dünyasına seslenen ezelî ve ebedî bir hitabedir. Bu ilâhî deryanın sırları, incelikleri ve mânâ katmanları, hiçbir zaman nihayete ermeyecek bir zenginliktedir. Tarih boyunca hakikat yolcuları, bu hikmet denizine dalarak insanlığa rahmet ve feyz taşıyan nice cevherler çıkarmışlardır. Zira hak söz, sadece zihnini değil, gönlünü de bu hikmete açan, “can kulağıyla” dinlemeyi bilen yanık gönüllere tecelli eder.

İslâm düşünce geleneğinde Kur’ân, temel ve sarsılmaz bir referans kaynağıdır. Bu merkezî önemden dolayıdır ki, tasavvufî çizgi de kendi esaslarını bu kaynağa dayandırmış ve onu manevî birikimleri, keşif ve ilham ışığında yorumlamaya gayret etmiştir. Böylece, «irfânî», «tasavvufî» veya meşhur adıyla «iş’ârî» tefsir ekolü doğmuştur.

İş’ârî yorum sahipleri, bu metodun zâhirî tefsire bir alternatif değil, aksine onun içindeki cevheri keşfetmeye yönelik kalbî bir sezgi süreci olduğunu belirtirler. Onlara göre bu yorumlar, kuru bir zihin çabasıyla değil; ciddi bir mücâhede, takva ve riyazet neticesinde gayp âleminden kalbe ilham edilen Rabbânî bir lütuftur. Bu sebeple iş’ârî tefsirleri, sadece lafzî ve zâhirî kriterlerle yargılamak eksik bir yaklaşım olacaktır. Nitekim büyük âlim İbn Acîbe de bu yöntemi tanımlarken, iş’ârî tefsirin sırf aklın sınırlarına hapsolmayan, aksine kalbin keşif yetisiyle buluştuğu o nurlu ufka dikkat çeker. O, bu hakikati şöyle özetler:

وَاعْلَمْ أَنَّ الْقُرْآنَ الْعَظِيمَ لَهُ ظَاهِرٌ لِأَهْلِ الظَّاهِرِ، وَبَاطِنٌ لِأَهْلِ الْبَاطِنِ، وَتَفْسِيرُ أَهْلِ الْبَاطِنِ لَا يَذُوقُهُ إِلَّا أَهْلُ الْبَاطِنِ، لَا يَفْهَمُهُ غَيْرُهُمْ وَلَا يَذُوقُهُ سِوَاهُمْ، وَلَا يَصِحُّ ذِكْرُهُ إِلَّا بَعْدَ تَقْرِيرِ الظَّاهِرِ، ثُمَّ يُشِيرُ إِلَى عِلْمِ الْبَاطِنِ بِعِبَارَةٍ رَقِيقَةٍ وَإِشَارَةٍ دَقِيقَةٍ، فَمَنْ لَمْ يَبْلُغْ فَهْمُهُ لِذَوْقِ تِلْكَ الْأَسْرَارِ فَلْيُسَلِّمْ، وَلَا يُبَادِرْ بِالْإِنْكَارِ، فَإِنَّ عِلْمَ الْأَذْوَاقِ مِنْ وَرَاءِ طَوْرِ الْعُقُولِ، وَلَا يُدْرَكُ بِتَوَاتُرِ النُّقُولِ

“Bil ki yüce Kur’an’ın, zâhir ehli için zâhirî bir mânâsı, bâtın ehli için de bâtınî bir mânâsı vardır. Bâtın ehlinin tefsirini, gerçek anlamıyla ancak bâtın ehli anlar; onu başkası anlamaz ve zevkine varmaz. Bu bâtınî mânâ, ancak zâhirî mânâyı kabul ettikten sonra geçerlidir. Zâhirî mânâ kabul edildikten sonra ehli olan kimse, ince bir ifade ve gizli bir işaretle bâtın ilmine işaret eder. Kimin anlayışı bu ince işaretleri anlama ve gizli sırlardan zevk alma derecesine ulaşmamışsa o, bunları anlayanlara havale etsin ve hemen onları inkâra kalkmasın. Hiç şüphesiz zevke (bizzat ulaşmaya ve tatmaya) dayalı ilimler, aklın kavrayış gücünün ötesindedir; onlar nakil yoluyla idrak edilemez.” (el-Bahrü’l-Medîd, 1/202)


Yine müfessir İbn Acîbe (r.h.), aynı eserde İbn Atâullah el-İskenderî’den (k.s.) naklen, bu yorumların meşruiyetini savunan şu kıymetli tespitleri dile getirir:

اعْلَمْ أَنَّ تَفْسِيرَ هَذِهِ الطَّائِفَةِ لِكَلَامِ اللَّهِ وَكَلَامِ رَسُولِهِ ﷺ بِالْمَعَانِي الْغَرِيبَةِ لَيْسَ إِحَالَةً لِلظَّاهِرِ عَنْ ظَاهِرِهِ، وَلَكِنَّ ظَاهِرَ الْآيَةِ مَفْهُومٌ مِنْهُ مَا جَلَبَتِ الْآيَةُ لَهُ، وَدَلَّتْ عَلَيْهِ فِي عُرْفِ اللِّسَانِ، وَثَمَّ أَفْهَامٌ بَاطِنَةٌ تُفْهَمُ عِنْدَ الْآيَةِ وَالْحَدِيثِ لِمَنْ فَتَحَ اللَّهُ قَلْبَهُ

فَلَا يَصُدَّنَّكَ عَنْ تَلَقِّي هَذِهِ الْمَعَانِي مِنْهُمْ أَنْ يَقُولَ لَكَ ذُو جَدَلٍ وَاعْتِرَاضٍ: هَذَا إِحَالَةٌ لِكَلَامِ اللَّهِ وَكَلَامِ رَسُولِهِ ﷺ، فَلَيْسَ ذَلِكَ بِإِحَالَةٍ، وَإِنَّمَا يَكُونُ إِحَالَةً لَوْ قَالُوا: لَا مَعْنَى لِلْآيَةِ إِلَّا هَذَا، وَهُمْ لَا يَقُولُونَ ذَلِكَ، بَلْ يُقِرُّونَ الظَّوَاهِرَ عَلَى ظَوَاهِرِهَا، مُرَادًا بِهَا مَوْضُوعَاتُهَا، وَيَفْهَمُونَ عَنِ اللَّهِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى مَا أَفْهَمَهُمْ.

“Sûfîlerin, Allah’ın ve Rasûlullah’ın kelâmını alışılmışın dışındaki (garîb) mânâlarla yorumlamaları, âyetin zâhirî mânâsını değiştirmek olarak değerlendirilmemelidir. Âyetin zâhirî mânâsı, bağlam ve dilin delalet ettiği şekilde anlaşılır. Ancak bu zâhirî mânâyla birlikte âyet ve hadislerde, Allah tarafından basireti açılan kimselerin anladığı birtakım bâtınî mânâlar da mevcuttur. Bazı kimselerin, ‘Sûfîler, Allah ve Rasûlü’nün sözlerini değiştirdi’ şeklindeki itirazları doğru değildir.

Eğer sûfîler, ‘Bu âyetin bu yorumdan başka mânâsı yoktur’ deselerdi o zaman bu yorum Allah ve Rasûlü’nün sözlerini değiştirmek olurdu. Aksine onlar, önce zâhirî mânâyı olduğu gibi kabul ediyor, onu amelde esas alıyor, daha sonra, Allah’ın kendilerine öğrettiği bir takım ince hikmet ve mânâları ilâve ediyorlar.” (es-Süyûtî, el-İtkān fî Ulûmi’l-Kur’ân, cilt 4, s. 195 (İbn Atâullah’tan naklen); el-Bahrü’l-Medîd, 1/49-50)


Bu çerçevede, modern dönem tefsir usûlünün önemli isimlerinden biri olan ve «et-Tefsir ve’l-Müfessirûn» adlı şaheserin müellifi Muhammed Hüseyin ez-Zehebî, «el-Bahrü’l-Medîd»i çeşitli yönleriyle tahlil edip örneklerle değerlendirmeye tâbi tuttuktan sonra sözlerini şöyle noktalamaktadır:

فَإِلَيْكَ تَفْسِيرَ الْعَجِيبَةِ، قَدْ عَرَّفْتُكَ بِهِ بِبَعْضِ أَمْثِلَةٍ مِنْ إِشَارَاتِهِ، بَعْضُهَا نَقْبَلُهُ لِمُوَافَقَتِهِ ظَوَاهِرَ الْآيَاتِ، وَبَعْضُهَا لَا نَقْبَلُهُ عَلَى ظَاهِرِهِ لِتَضَمُّنِهِ مَا يُشْبِهُ الشَّطَحَاتِ، وَقُلْتُ عَلَى ظَاهِرِهِ؛ لِأَنَّ الْمُؤَلِّفَ لَعَلَّهُ أَرَادَ مَعَانِيَ بَعِيدَةً عَنْ هَذَا الظَّاهِرِ، وَلَعَلِّي لَمْ أَفْهَمْ مُرَادَهُ.

“İşte el-Acîbe’nin Tefsiri… Onu, işarî yorumlarından bazı örneklerle sana tanıttım. Bunların bir kısmını biz, ayetlerin zahirinin gerektirdiği tarza uygun olduğundan makbul görürken, bir kısmını ise, ‘şatahât’ türünden şeyler içerdiğinden zahiri üzere kabul edemeyiz. ‘Zahiri üzere’ diyorum, çünkü belki de bu zahirî anlamın ötesinde müellif kusursuz manalar kasdetmiş olabilir. Bu durumda, onun tam olarak neyi kastettiğini ben bilememiş olabilirim” | Muhammed Hüseyin ez-Zehebî, et-Tefsir ve’l-Müfessirûn 3/415.


Hülasa; bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere, irfanî bir tecrübeye sahip olmayanların, işârî tefsirin derinliklerini tam manasıyla kavraması mümkün değildir. Zira keşif ve manevî zevk neticesinde doğan bu bilgiler, kelimelerin darlığına sığmaz; dille ifade edilmeye çalışıldığında ise çoğu zaman yanlış anlaşılmaya müsait bir mahzur taşır.